Yaşadığımız Gerçeklik Nedir?
Yazar: Biyolog Ecem TUNA

 

Sözlük tanımına bağlı kalmadan cevaplamak lazım aslında bu soruyu. Birçoğumuz bir şey ya gerçektir ya da değildir diye cevap verirken kimisi kime göre gerçek diye düşünüyor. Anlaşılan o ki gerçeklik kavramı ve algısı açısından kavram bizim için çok da berrak değil. Gerçeklik, diğer adıyla realite için "Gerçeklik, günlük kullanımdaki anlamıyla, 'var olan her şey' demektir. Bilimde, dinde ve felsefede farklı anlamları vardır. Düşünceden bağımsız olarak zamanda ve mekânda yer kaplayan her şey gerçektir. Herhangi bir şeyin gerçekliği insan zihnine bağlı olmaksızın var olmasıdır" diye açıklıyor sevgili sözlük. Ve gerçekliği de kendi içinde ayırıyor; Fenomenolojik Gerçeklik, Hakikat, Doğru, Neo-spiritüalizmde Realite vb. olarak devam ediyor. Asırlar boyunca tartışılmış, felsefeye konu olmuş, büyük yazarlar tarafından dahi ele alınmış bu kavram günümüzde de konuşulmayı hak ediyor. Bu kadar kendi içinde bölünmüş bir kavramın bilimsel olarak da bir açıklaması olmalı. Beynimizin tam da ortasında yanan ışıklarla aydınlanan bir yerde, çok derinlerden beyin kabuğuna kadar uzanan bir yolu var gerçekliğin. Peki, okuduğumuz bu yazının bile gerçek olduğundan nasıl emin oluyoruz?

Renkleri görme ve adlandırma, çikolata tadı, ıslak toprak kokusu, ince bir keman sesi... Ya size etrafınızda duyusal olarak var olduğunu iddia ettiğiniz her şeyin aslında beyniniz tarafından işlenmiş bir bilgi olduğunu söyleseydik? Acaba gerçek olduğundan emin olduğumuz her şey beynimiz tarafından oluşturulmuş bir illüzyon mu? Gerçekliği olduğu gibi salt olarak algılayabilseydik, renksiz, kokusuz, tatsız sessizliği karşısında hayrete düşerdik. Neden mi? Çünkü beynin dışında sadece enerji ve madde var. Milyonlarca yıllık evrim boyunca insan beyni bu enerjiyi ve maddeyi dünyadaki zengin bir deneyim haline dönüştürmekte ustalaştı. Kartallar görmede ustalaştı, kurtlar koklamada, insanlar düşünmede! O halde düşünelim, nasıl dışarıdaki enerji ve maddeyi gerçeklik olarak algılıyoruz?


Bunu aslında duyularımızla yapıyoruz. Duyular tam olarak dünyaya doğrudan erişimimiz varmış gibi hissettiriyor. Dokunduğunuz bir şey, oturduğunuz sandalye gibi fiziksel dünyanın dokusuna elinizi uzatıp dokunabilirsiniz, ancak bu dokunma hissi doğrudan bir deneyim değil çünkü her ne kadar dokunma (hissetme) olayı parmaklarınızda (ya da teninizde) oluyormuş gibi hissetsek de bu kuşkusuz bir yanılsama. Bunların tamamı beynimizdeki görev kontrol merkezinde (bkz. Mission control center) oluyor. Bu durum tüm duyusal durumlar için geçerli; görmek gözlerde olmuyor, duymak kulaklarda gerçekleşmiyor. Bunların tamamını beynimizde oluşturuyoruz yani beynimiz gelen veriyi işleyerek bize duyu durumunu gösteriyor ve hislerimiz beynimizde yaratılıyor. Esas mesele şu ki; beynin dış dünyaya her hangi bir erişimi yok. Kafatasının karanlık, sessiz ve güvenli odasında gizlenmiş olan beyin, dış dünyayı asla doğrudan tecrübe etmedi ve etmeyecek de. Bu durumda bu bilgilerin beyne iletilmesinin tek yolu alıcılar (duyu organları) vasıtasıyla alıp beynin konuşma dili olan elektrokimyasal sinyallere dönüştürerek gerçekliği beyinde oluşturur. Bu elektrokimyasal sinyaller, beynin esas sinyal hücreleri olan yoğun nöron ağlarından geçer. Bir insan beyninde yüz milyar nöron olduğunu hesaba katarsak her bir nöron hayatımızın her saniyesinde diğer binlerce nöronla etkileşime girerek bize yaşadığımızı hissettiren anılar biriktirmemizi ve kendi realitemizde yaşamamızı sağlıyor.

Dr. David Eagleman’ın yorumuyla kısaca şu şekilde de açıklayabiliriz; yaşadığımız her şey, doğrudan bir deneyim olmak yerine karanlık bir sahnedeki elektrokimyasal bir yorumdur. Örneğin; bir muma baktığınızda beyninizin üçte biri ham fotonları bir mum formatına dönüştürüp yorumlamak için çalışır ve bizler de o mumun orada var olduğu gerçeğini kabul ederiz.

Peki ya beklentilerimizi görüyorsak?

Yıllardır süregelen deneyimlerimize bakarsak aslında detaylara çok takılmadığımızı fark ediyoruz. Şehrin caddelerinde ya da yaşadığımız evin sokaklarında gezerken ayrıntılar fazla dikkatimizi çekmez çünkü beyniniz şimdiye dek çoktan içsel model oluşturmuştur ve o model üzerinde yönleniyoruzdur. Kısaca der ki işlerin nasıl yürüdüğünü artık biliyoruz çok fazla enerji harcamaya gerek yok, yolu kaydettik oradan devam et komutu verir, ya da insan yüzlerini dışbükey görmeye alıştık ve beynin içsel modeli bu şekilde oluşturuldu, o halde içbükey bir maske görsek bile beynimiz bize dışa doğruymuş gibi hatalı algılatacaktır.


Soldaki yüz normal bir dışbükey yüz modelidir, ancak sağ taraf içbükey bir kalıbı gösterir.

Fotoğraf; Brain; the story of you

Renklerin ötesinde bir dünya daha var

Renkleri de çevremizdeki dünyanın temel niteliği olarak düşünüyoruz fakat dış dünyada aslında renk yok. Bunu beynimizin görme merkezinde oluştururuz. Görülebilir spektruma dâhil olan ışık kırınımları (saf fotonlardan bahsediyoruz) gözümüze ve bize rengin kırmızı olduğunu söyler ancak aslında kırmızı renk mevcut değildir bu sizin yorumunuzdur. Tüm duyularımızda olduğu gibi duyu organından gelen elektrokimyasal iletim talamus tarafında ilgili merkeze iletilir ve burada işletime dâhil edilir. Ancak aracı olan gözlerimiz de belirli dalga boyunda olduğundan yeteneği sınırlıdır ve x-ray ışınları, wi-fi dalgaları vb. boyları görülebilir spektrumun dışında kalır ve ölçmenin başka yollarını buluruz.

Hepimiz ortak bir realite mi oluşturuyoruz? Her beyin ayrı bir realite mi oluşturuyor? Buna cevap vermek birçoğumuz için çok zor, ayrı beyinlere, ayrı bağlantılara sahipsek farklı gerçeklikler yaratıyor olmamız da mümkün. Bu fark özellikle zaman algısında kendini ortaya çıkartıyor.

Peki ya zamanı neden farklı hissediyoruz?

Neden bazı durumlarda zaman daha hızlı akıyor ve neden yavaşlıyormuş gibi hissediyoruz ve daha önemlisi neden zaman hepimiz için farklı akıyor gibi hissediyoruz.

Hepimiz çocukken bir yerlerden düşmüşüzdür, örneğin; bisikletten ya da bir evin çatısından düştüğünüzü hayal edin, zaman çok yavaş akmaya başlar ve bir saniyelik düşme bize dakikalarca havada kalmışız gibi hissettirir. Ama beynimiz neden bize bunu yapıyor? Zaman yavaşlamasının subjektif deneyimi, hayati tehlike arz eden çeşitli deneyimlerde örneğin; kazalar ya da sevdiğiniz birinin denize düşmesi gibi durumlarda bu rapor edilmiştir. Bütün raporlar olayın normalde daha yavaş yaşandığını ve zengin detaylar içermesiyle karakterize edilmiş. Hayatı tehdit eden durumlarda beynin amigdala olarak adlandırılan bölgesi beynin diğer bölgelerini yönetebilir hatta zorlayarak yönlendirebilir. Amigdala aksiyon halindeyken hatıralar normal şartlardan çok daha fazla ayrıntı ve zenginlikle ortaya konur. Hafızanın ve anı biriktirmenin evrimsel açıklaması da budur, tekrar benzer durumla karşılaştığımızdan elde ettiğimiz zorlu tecrübeyi tüm detaylarıyla hatırlamak ve ders almak için kullanılır çünkü hayatta kalmayı denemek için daha fazla bilgi ve tecrübe sahibi olmamızı sağlar. Başka bir deyişle hayatı tehdit eden durumlar beynimizin kayıt tutması için kusursuz zamanlar, zamanı durdurur ve tüm detaylarıyla not defterine geçer.

Bu sebeptendir ki her beynin (her bireyin) biraz farklı bir hikâye atlatması muhtemeldir. Birden fazla tanığın bulunduğu durumlarda her birey kendi öznel deneyimini yaşamaktadır. Gezegeni paylaştığımız yaklaşık yedi milyar insan beyni (ve trilyonlarca hayvan beyni) ile birlikle yaşadığımızı düşünürsek eğer gerçekliğin tek bir versiyonu olmadığını söyleyebiliyoruz. Her beyin kendi gerçeğini taşır. Öyleyse gerçeklik nedir? Bunun cevabını kendiniz için siz verebilirsiniz, sizin için var olan bir televizyon programı gibidir ve kapatamazsınız. Sizin izlemek isteyeceğiniz ve tam da size özel tasarımlarıyla beyniniz saniyede binlerce sinaptik uyarı gönderiyor. Kendi gerçekliğimizi yaratmamız için kişiselleştirilmiş ve tam bize göre.


KAYNAKLAR

1- Eagleman, D. (2015). The brain: The story of you. Canongate Books.

© 2018 Bilim Kuşu dergisi Her Hakkı Saklıdır.

Dergimizde yayınlanan makaleler açık kaynaklı olup yasal bir telif söz konusu ise lütfen bize bildiriniz.

Sitemizde ve dergimizde yer alan tüm yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.

Sosyal medyada bizi takip edin.

Tasarım ve Uygulama: Memsidea